google.com, pub-7197687656137963, DIRECT, f08c47fec0942fa0google.com, pub-7197687656137963, DIRECT, f08c47fec0942fa0
banner828
banner833

Pandeminin etkilerinden olsa gerek sağlık çalışanlarına bir alkış furyasıdır baş gösterdi gidiyor.

Spinoza ‘nın pananteizmi gibi, 'insanın neye ihtiyacı varsa o şey onun tanrısıdır' bakış açısı yüzyıllardır bu ülkenin sıkıntılı yanı.

Ne yazık ki bu bile yanlış algılanmış, çok yazık Türkçe öğretmenleri okuduğunu anlamada sınıfta bırakmalı tüm Türkiye’yi.

Geçenlerde başıma gelen bir olay ile başlamak istiyorum. "Adana'da. bilinen bir X mağazasında alışverişimi bitirdikten sonra kasada sıra bekliyorum, arkamda bir başka irinli beyin ve onun arkasında da pandemi hiyerarşisinde top level bir sağlık çalışanı, üniforması ile sıra bekliyor.

O gün 12 saatlik dersten çıkmışım topuklarım ağrı eşiğimi aşmış bağırıyor. 12 saatlik konuşmadan sonra ses tellerim artık titremiyor bile sesim çıkmıyordu. Beyin işçisi olduğumdan olsa gerek fondaki müziğin korkunçluğu ile dalıp gitmiştim.

Arkamdaki hareketliliğe bakmak için gayri ihtiyari döndüğüm zaman, arkamdaki irinli beyin sırasını sağlık çalışanı tanrısına peşkeş çekiyordu. Kulaklarımı tıkayıp, önüme dipsiz düşünce boşluğuma geri döndüm.

Sonra itici bir mahalle geleneği olan dürtülme yöntemi ile irkildim. "pardon, sıranızı rica etsem hemşire hanıma verebilir misiniz" mahalle dürtülmesinden beklenmeyen bir kibarlık ve nezaket ile şaşırsam da kendime gelmem çok zaman almadı.

"Veremem, kusura bakmayın" diye kestirip attım. Sonra homurtular yükselmeye başladı: "İnsanlarda hiç anlayış kalmamış yazık" kelime öbeğini duymamla başıma dökülen kaynar su derimi kavurmuştu artık öfkeden.

"Ben de öğretmenim hanımefendi ve sıramı kimseye vermek zorunda değilim" derken bir kavga ortamı doğmuştu ne yazık ki.. İrinli beyin tüm mahalle hünerlerini sergilerken, sağlık çalışanı tanrısı tüm çirkefliği ile ağzından yılanlar saçıyordu etrafa. Tıpkı medusa kadar öfkeliydi.

Şimdi bu anaktodun ışığında gelelim Öğretmenler Günü'ne; öncelikle eğitimin nasıl yavan bir öğretime dönüştüğünü, oradan da öğretimin zindana ve düşünce prangasına olan evrimini ve avam için öğretmenlik nasıl bu seviyeye indirgendi örnekleyelim.

150 yılllık eğitim geçmişimize baktığımızda değişen tek şey, eğitimde kullanılan tahta materyalinin siyahtan beyaz geçişidir. Sanırım bürokratlar eğitimi bu şekilde aydınlığa sevk ettiklerine dair karar birliği içinde siyasetin karanlık tarafına geçmeyi kendilerine borç bilmişlerdir.

Peki öğretmenlik yetisi 4 yıllık veya daha da kötüsü milli eğitimin fen edebiyat fakültelerine yönelik büyük imtiyazı olan formasyonlarla (6 ay -1 yıl) arasında kazanılır mı ? Modern çağ felsefik sorusu gibi değil mi?

Mide kadar, akıl da bulandırıyor. Ben 2 eğitimci çocuğu olarak kendimi bildim bileli okullarda yaşam sürmeyi öğrenip, eğitimin her türlü köhne yüzünü gözlemleme fırsatı bulmuşken, kendimi bu çarkın dişlilerinden biri yapmadan bu ülkenin çocuklarını aydınlıkta tutmak için canla başla savaşırken, avam güruhun bana "sende doktor olamadın öğretmen oldun, öğretmenlikte ne var da, para az diyorsun, çocuk eğitmekte ne var ve yakın tarih olan sıranı sağlık çalışanı Medusa'ya ver" naraları ile öğretmenlerin, öğretmenliğin düştüğü en korkunç noktadayız.

Benim babam Sivas’ın köyünde atla okula giderken, penceresiz okul lojmanında Sivas’ın korkunç soğuğunu deyimlemek zorunda kaldığında, bu ülkenin çocuklarına bir harf öğretmek için didinirken kimsenin babamı alkışladığını hiç hatırlamıyorum.

Ona, keza annemin, öğretmenliğin yan dalı olan okul bekçiliği görevlerinden de biri olan soba yakma ritüelinde ellerini yakmasını daha sonra o ellerle tahtaya yazı yazmak zorunda olmasını, bu fedakarlığı da alkışlamadın Türkiye.

Neden mi? Çünkü eğitim senin ihtiyaçlar hiyararşinde yoktu. Gerek duymadığın için bir öğretmeni tanrı yapamadın sana kızmıyorum Türkiye. Çünkü, öyle nadan öyle nobran bir eğitim sisteminden gelen öğretmenlerin vardı ki, sende eğitimi checklistine eklemedin. O yüzden okul duvarları çitlerin üzerinden tellendi daha sonra jiletli tellerle bir tur daha geçildi. Okul duvarları surlar gibi yükseltildi eğitimin önünde.

Bürokratlar çocukları okulda tutmanın yegane yolu olan surları inşa etmek için döndüğünde velilerin yüreklerine bir tanker su serpildi. Ayağa kalkmayı saygı diye atfeden bir öğretmen düzleminde yaşarken 50'lerin Türkiyesi hala eğitimde huşu ile nefes almaya devam ediyordu.

Öğrencilerin yaratıcılıklarını katlettiniz yetmedi, özgürlük gaspı yaptınız surlarınızla yetmedi, bireyselliği katlettiniz ve son olarak kritik düşünme yetisini de öğrencilerin ellerinden alınca robot nesillere cümleten hoş bulduk. Peki, bu sistem öğretmenine farklı mı davrandı? HAYIR!

Öğrencisini robotlaştıran öğretmen malum öğrenciyle aynı dili konuşmak önemli dedi ve çarkın dişlisi bir A+ klima, A+buzdolabı rolü biçti kendine, çobanlıktan terfisi mutfak robotluğu olan öğretmen az para çok enerji, çok iş yükü ile Türkiye’nin beyin işçiliği kategorisinde bayrağı en başta sallayan meslek grubu oldu. Tebrikler!

Bir doktor tanrı, herkese aynı reçeteyi yazamaz ama Türkiye’de öğretmen 40 kişilik sınıfta bu reçeteyi öğrenci ayırt etmeksizin uygular. İşte böyle öldürdük pırıl pırıl zihinleri. Hâlbuki doktorun tamir ettiği bedeni, biz geleceği doludizgin ışıtsın diye zincirlerinden arındıracaktık. Olmadı, yapamadık.

Devletin çarkın dişlisi yaptığı sur bekçisi, çoban öğretmenleri bir sağlık çalışanından daha az para alırken özel sektör öğretmenleri paramı verdiler mi verecekler mi kaygısı ile A+ klima görevi gördüğü sürece eğitimi katletmeye devam edelim el birliği ile.

Sözün özü, prangalı öğretmenlerin çarka adapte oldukları bu günü en içten dileklerimle kutlarım!

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner776

banner836

google.com, pub-7197687656137963, DIRECT, f08c47fec0942fa0