Bugün size bir şiir anlatacağım; Son zamanlarda 'Türkiye7de yaşamak7 adlı dram filminin soundtracı olarak belirlediğim bir şiir; Nazım'ın 'nereden gelip nereye gidiyoruz' şiiri .
O yüzden bu yazımın başlığı krematoryum… Krematoryum, ölülerin yakıldığı yer.
işte bu, Türkiye filminde her gün her adımda öldürülen ölen çocuklar ve kadınlar için seçilmiş bir başlık…
Şiir şöyle başlıyor: "Nerden gelip nereye gidiyoruz. Doğrultup belimizi kalktığımızdan beri iki ayaküstüne, Kolumuzu uzunlaştırdığımızdan beri bir lobut boyu Ve taşı yonttuğumuzdan beri Yıkan da, yaratan da biziz, Yıkan da yaratan da biziz, bu güzelim, bu yaşanası dünyada."
Sonra aklıma ilk öğretmen geliyor, benim için ilk öğretmen. Prometheus, insanlığa ateşi (uygarlık, bilgi ve sanatı) veren, topraktan ilk insanı yarattığına inanılan ve bu yüzden baş tanrı Zeus tarafından Kafkas dağında bir kayaya zincirlenen titan, her gün karaciğerini yiyen bir kartalın hedefi olmuş; organı her gece yeniden büyüdüğü için bu işkenceye sonsuza kadar mahkum edilmiştir. Bilgi cezasız gelmez…
"Arkamızda kalan yollarda, ayak izlerimiz kanlı, Arkamızda kalan yollarda, ulu uyumları aklımızın, ellerimizin, Yüreğimizin, toprakta, taşta, tunçta, tuvalde, çelikte ve plastikte, Kanlı ayak izlerimiz mi önümüzdeki yollarda duran, Bir cehennem çıkmazında mı sona erecek önümüzdeki yollar"
Sonra akıllara gelen' Tarihin ve felsefenin kabul ettiği ilk öğretmen Sokrates’i bilir misiniz? MÖ 399 yılında Atina mahkemesi tarafından "tanrıları tanımamak" (dinsizlik) ve "gençlerin ahlakını bozmak" suçlarından suçlu bulunarak baldıran otu zehri içmeye mahkûm edilmiştir.
Karara rağmen Atina'dan kaçmayı reddeden filozof baldıran zehrini kendi isteğiyle içerek ölmüştür.
Bilgi ölüm getirir... Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler, Günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların..
Çocukların avuçlarında yeşerecekler, Çocuklar ölebilir yarın, Hem de ne sıtmadan, ne kuşpalazından, üşerek de değil kuyulara filân, Çocuklar ölebilir yarın, Çocuklar sakallı askerler gibi ölebilir yarın
Çocuklar ölebilir yarın atom bulutlarının ışığında, Arkalarında bir avuç kül bile değil, Arkalarında gölgelerinden başka bir şey bırakmadan, egatif resimcikler boşluğun karanlığında, Krematoryum …
"ve bir cumhuriyet öğretmeni Sebahattin Fli komünizmi anlattığı için Anadolu’da öğretmenlik yaparken Atsız ‘ın beyin zehirlenmesi yaşattığı Ali Ertekin tarafından milliyetçi gerekçelerle öldürüldü. Bilgi ölüm taşlarındaki başlangıç… Bir şehir vardı, Yeller eser yerinde, Beş şehir vardı, Yeller eser yerinde, Yüz şehir vardı, Yeller eser yerinde, Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak, Şair kalmayacak ki, Pencerende bir sokak bulvarlı, Odan sıcak, Ak yastıkta üzüm karası saçlar, Adamlar paltolu, ağaçlar karlı, Penceren kalmayacak, Ne bulvarlı sokak, Ne ak yastıkta üzüm karası saçlar, Ne paltolu adamlar, ne karlı ağaçlar, Ölülere ağlanmayacak, Ölülere ağlayacak gözler kalmayacak ki, Eller kalmayacak”. Hz. Mus'ab bin Umeyr, İslam'ın ilk öğretmeni (muallim) ve sancaktarı olan, Mekke'nin en zengin ve refah içinde büyümüşken tüm servetini Allah yolunda terk eden önde gelen sahabelerindendir. Uhud Savaşı'nda (625), Hz. Muhammed'i korumak için savaşırken her iki kolu da kesilmiş, sancağı göğsüne bastırarak dik tutmaya çalışırken İbn Kamîe'nin mızrak darbesiyle şehit düşmüştü. Bilgi fedakârlıktır. “Güneye götürmeyin beni, Ölmek istemiyorum, Ölmek istemiyorum, Kuzeye götürmeyin beni, Doğuya götürmeyin beni, Ölmek istemiyorum, Ölmek istemiyorum, Batıya götürmeyin beni
Beni burda bırakmayın, Götürün bir yerlere, Ölmek istemiyorum, Ölmek istemiyorum. 24 yaşında ağrı denilen yere bayrağın dalgalandığı her yer vatandır düsturu ile en az 1 yıl kpss çalışıp atanan o idealist öğretmen. Irmak Ayşe Koparan, yaşadığı korkunç mobingler ve devletsizlik başlığı altında kendini ölüme teslim eden o öğretmen. Bu ülkede Amor Fati eşliğinde en az 1 yıl hayatsız bir şekilde ders çalışıp milli eğitim denen o şeyin akıl tutulması ile belirlediği kontenjanlara girmek için şans ve emek harcarsınız, öylece öğretmen olmaya hak kazanır aday olup 2 yıl normalde 4 yıl okuduğunuz bölümü tekrar okur. Birilerinin sizi düşürdüğü konumdan çıkmak için ego tatmini yapan yandaş akademisyenlere peşkeş çekilirsiniz. Sonra ezkaza yakın batıya atanmak için mücadele ve ruh savaşına girersiniz işte o yakın batıya gelme mücadelesinde doğunun misafirperver ama medeniyetsiz yüzü ile yaşamak, paydaş okul müdürlerinin egosantrik histerilerini bertaraf etmek, kuş kadar maaş ile hayatta kalmak ve dağın başındaki köy okullarına medeniyeti 100 yıldır alamamış o çocukları ve aileleri eğitmek için gidersiniz. Türkiye de öğretmen olmak yel değirmenleri ile savaşan Don Kişot olmaktan farksızdır. Ve bitirirken Nazım’ın o harika dizeleri ile nefes almak için mücadele edelim kendimize ve ülkemize rağmen…
“Tahta, beton, teneke, toprak, Saman damlarımızla iki milyardan, Artığız, Kadın, erkek, çoluk çocuk, Ekmek hepimize yetmiyor, Kitap da öyle,Ama keder, Dilediğin kadar, Yorgunluk da göz alabildiğine, Hürriyet hepimize yetmiyor, Hürriyet hepimize yetebilir, Ve sevda kederi, Hastalık kederi, Ayrılık kederi, Kocalmak kederinden gayrısı aşmayabilir eşiğimizi, Ekmek hepimize yetebilir, Ormanlarınki kadar uzun olabilir ömrümüz, Yeter ki bırakmayalım, Yaşanmamış günlerimiz yok olmasın, Çocukların avuçlarıyla birlikte, Boşluğun karanlığına çıkmasın negatif resimcikler, Yeter ki, Ekmek ve hürriyet uğruna, Dövüşebilmek için yaşayabilelim…