Sarıyer'de bir alışveriş merkezinde yaşanan görüntüler toplum olarak üzerine düşünmemiz gereken önemli bir soruyu yeniden gündeme getirdi.
İddiaya göre yaklaşık 20-25 kişilik bir grup, İsrail vatandaşı olduğu belirtilen bir kadını alışveriş yaptığı sırada protesto etti. Yaşanan gerginlik nedeniyle alışveriş merkezi boşaltıldı, kadın ise güvenlik görevlileri eşliğinde bölgeden çıkarıldı.
Burada durup düşünmek gerekiyor.
Eleştirilen kim? Protesto edilen ne? Karşımızdaki kişi, bir devletin başbakanı mı, bir hükümetin sözcüsü mü, yoksa alınan siyasi kararların sorumlularından biri mi?
Hayır.
İsmini dahi bilmediğimiz, ne düşündüğünü, hangi görüşe sahip olduğunu bilmediğimiz bir kadın. Büyük ihtimalle ülkemizi ziyaret eden bir turist. Belki Türkiye'yi sevdiği için, belki tarihi ve kültürel zenginliklerimizi görmek için buraya gelmiş sıradan bir insan.
Elbette insanların uluslararası olaylara tepki göstermesi demokratik bir haktır. Gazze'de yaşananlara öfkelenmek, İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek de en doğal vatandaşlık reflekslerinden biridir. Ancak siyasi tepkiler ile bireylere yönelen öfke arasındaki çizginin kaybolması, haklı bir duruşun meşruiyetine zarar verir.
Bir ülkenin hükümetine duyulan tepki, o ülkenin pasaportunu taşıyan her bireye yöneltildiğinde ortaya adalet değil, genelleme çıkar. Çünkü insanlar devlet değildir. Bir pasaport, kişinin siyasi görüşlerini, vicdanını ya da yaşanan olaylara yaklaşımını otomatik olarak belirlemez.
Dahası, 20-25 kişinin bir kadına topluca bağırması, onu köşeye sıkıştırması ya da korkutması cesaret olarak da değerlendirilemez. Güçlü olana karşı söz söylemek ile savunmasız bir bireyi hedef almak arasında büyük bir fark vardır. Birincisi demokratik tepki, ikincisi ise toplumsal vicdanın sorgulanmasına neden olan bir görüntüdür.
Bugün aynı muamelenin başka bir ülkede bir Türk vatandaşına yapıldığını düşünelim. Sadece taşıdığı kimlik nedeniyle kalabalıkların hedefi haline gelen bir vatandaşımız için ne hissederdik? Muhtemelen bunun haksızlık olduğunu söylerdik. O halde adalet duygumuz, milliyetlere göre değişmemeli.
Nefret, adresini şaşırdığında haklı davalara da zarar verir. Çünkü insan hakları, yalnızca bizim gibi düşünenler veya bizim tarafta olanlar için değil, herkes için savunulduğunda anlam kazanır.
Bir hükümete duyulan öfke ile sıradan bir insanın onuru arasındaki çizgiyi koruyabildiğimiz sürece hem vicdanımızı hem de adalet duygumuzu koruyabiliriz. Asıl yiğitlik de belki tam olarak burada başlar. Başkasının değil, kendi öfkemizin karşısında durabildiğimiz yerde.

