Adana'da artık gün doğumu bir estetik mesele değil; bütçe disiplini meselesi. İnsan sabah kapıyı açmadan önce cebine bakıyor. Fırına uğruyorsun ekmek 18 lira. Otobüse bineceksin kartlı 42, kartsız 55 lira. Yani bu şehirde yaşamak, adım başı kesilen küçük küçük vergilerle sürdürülen bir hayatta kalma oyununa dönmüş durumda. Üstelik bu tablo kendini halkçı diye tanımlayan bir belediyenin vitrini.
Zeydan Karalar yönetimi, yıllardır sosyal belediyecilik kavramını diline pelesenk etmiş durumda. Ama sahada görünen şey sosyal politika değil, maliyetin vatandaşa devri. Üstelik bu devir, sessiz sedasız değil; neredeyse ilan-ı aşikâr. Çünkü fiyatlar öyle bir seviyeye gelmiş ki artık saklanacak tarafı kalmamış.
Bir şehirde ulaşımın fiyatı, o şehrin vicdanını gösterir. Çünkü ulaşım bir tercih değil, zorunluluktur. İnsanlar işe gitmek zorunda, okula gitmek zorunda. Ama Adana’da otobüse binmek bile hesap kitap işi. Kartlı-kartsız ayrımı ise ayrı bir garabet; Kartıı olmayan daha pahalıya biniyor. Bu, teknik bir fiyatlandırma değil; düpedüz sosyal adaletsizliktir. Yoksulluğun üzerine ceza kesmek gibi bir şey.
Ekmek meselesi daha da vahim.
Bu topraklarda ekmek, siyaset üstüdür denir. Çünkü ekmek, en alt gelir grubunun bile ulaşabildiği son güvenli alandır. Ama o alan da daralmış durumda. Ekmek 18 liraya dayanmışsa, burada artık piyasa değil, yönetim tartışılır. Çünkü kriz her yerde var ama her yerde ekmek bu kadar ağır bir sembole dönüşmez. Bir şehirde ekmek pahalıysa, o şehirde bir şeyler yanlış gidiyordur. Bu kadar basit.
İşin en çarpıcı yanı şu, bütün bu tabloya rağmen aynı sloganların tekrar edilmesi. Halkçı belediyecilik… Adana gibi adam… Bu artık siyaset değil, bir tür inkâr hali. Gerçeklik ile söylem arasındaki mesafe açıldıkça, söylem daha da yükseltiliyor. Sanki ses yükselince fiyatlar düşecekmiş gibi.
Oysa halkçılık, billboard işi değildir. Halkçılık, vatandaşın cebinde kalan paradır. İnsanlar ay sonunu getiremiyorsa, ulaşım için kartına yükleme yaparken tereddüt ediyorsa, pazarda alışverişi yarıda kesiyorsa, orada halkçılık yoktur. Orada, yönetilemeyen bir ekonomik gerçeklik vardır.
Bir başka mesele de şu.
Bu fiyatlar gerçekten kaçınılmaz mı? Yoksa tercih mi? Çünkü belediyecilik sadece zam yapmak değildir. Alternatif üretmektir, yükü dengelemektir, bazı kalemlerde fedakârlık yapmaktır. Ama Adana’da görülen tablo, yükün doğrudan vatandaşa yıkıldığı bir model. Üstelik bunun adı da hizmet olarak sunuluyor.
Şunu açıkça söylemek lazım.
Bu bir maliyet meselesinden çok, bir yönetim meselesidir. Çünkü aynı ülke, aynı ekonomik şartlar… Ama her şehir aynı tepkiyi vermiyor. Demek ki sorun sadece ekonomi değil; o ekonomiyi yöneten akıl.
Siyaset, başarıyı sahiplenmek kadar başarısızlığı da üstlenme sanatıdır. Eğer bir şehirde hayat pahalıysa, bunun sorumluluğu muğlak değildir. Adresi bellidir. Ve o adres, sloganların arkasına saklanamaz.
Adana bugün pahalıysa, mesele sadece fiyatlar değildir. Mesele, o fiyatların normalleşmesine izin veren zihniyettir. Ve o zihniyet değişmediği sürece, bu şehirde ucuz olan tek şey sözler olmaya devam edecek.
Yaratan, fakir-fukaramızı arslan sosyal demokrat zihniyetinden korusun…