Bazı tartışmalar vardır; mesele yalnızca bir müfredat değişikliği değildir. Bir milletin hafızasına hangi kelimenin yazılacağı, hangisinin silineceği üzerine yürür. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, “Kurtuluş Savaşı” kavramının yeni müfredatta yer almayacağını söylerken kullandığı şu ifade de tam olarak böylesi bir tartışmanın kapısını aralıyor:
“Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı.”
Sorunun kendisi bile tarihsel zemini kaydırıyor. Çünkü mesele Osmanlı’nın büyüklüğü değildir. Mesele, o büyük imparatorluğun son yıllarında nasıl bir siyasal ve askerî tabloyla karşı karşıya kaldığıdır.
Hiçbir ciddi tarihçi, 1918 sonrasındaki Osmanlı Devleti’nin tam anlamıyla egemen bir güç olduğunu iddia etmez. Mondros Mütarekesi ile ordusu dağıtıldı, kritik ulaşım ve iletişim hatları denetim altına alındı. Ardından İstanbul’un İşgali gerçekleşti. Anadolu’nun birçok bölgesi yabancı ordular tarafından işgal edildi. İzmir’e çıkan Yunan kuvvetleri yalnızca bir liman kentine değil, Anadolu’nun geleceğine yürüdü.
O hâlde soruyu doğru soralım:
Neyden kurtulduk?
İşgallerden kurtulduk.
Parçalanmaktan kurtulduk.
Sevr Antlaşması ile dayatılan paylaşım planından kurtulduk.
Siyasi iradesini kaybetmiş bir devlet görünümünden kurtulduk.
Kurtuluş kelimesi, Osmanlı’yı küçümsemek için değil; işgal altındaki bir vatanın yeniden bağımsızlığını kazanmasını ifade ettiği için kullanılır.
Üstelik Osmanlı ile Türk Kurtuluş Savaşı birbirinin alternatifi değildir. Biri yüzyıllar boyunca varlık göstermiş bir imparatorluğun son perdesidir; diğeri ise bağımsız bir devletin doğuş mücadelesidir. Tarih bilimi bu iki dönemi birbirine düşman ederek değil, sebep-sonuç ilişkisi içinde inceler. Osmanlı’nın ihtişamını anlatmak başka şeydir; son dönemindeki çözülmeyi inkâr etmek bambaşka bir şeydir.
Asıl dikkat edilmesi gereken nokta…
Tarih, önce kavramlar üzerinden dönüştürülür. Bir kavramı silerseniz, zamanla o kavramın anlattığı hakikati de tartışmalı hâle getirirsiniz.
O zaman aynı mantığı sonuna kadar götürelim.
Madem Kurtuluş Savaşı ifadesi rahatsızlık veriyor, öyleyse hafızayı bütünüyle budayalım. Önce Kurtuluş Savaşını müfredattan çıkaralım. Ardından 19 Mayıs’ın adını değiştirelim, 30 Ağustos’u sıradan bir askerî başarıya indirgemeye çalışalım, 23 Nisan’ın ulusal egemenlik vurgusunu törpüleyelim, 29 Ekim’i ise yalnızca takvimde yer alan resmî bir tatil olarak bırakalım. Hafızayı inşa eden bütün kavramları birer birer aşındıralım ki gelecek kuşaklar aynı tarih etrafında birleşecek ortak bir dil, ortak bir bilinç ve ortak bir aidiyet bulamasın.
Elbette bu, ironidir.
Çünkü milletleri ayakta tutan yalnızca sınırlar değildir; ortak hafızalarıdır. O hafızanın taşıyıcı sütunları da tarihî kavramlar, millî günler ve ortak sembollerdir. Onların anlamını aşındırdığınızda geriye ortak geçmişi olmayan, dolayısıyla ortak gelecek kurmakta zorlanan toplumlar kalır.
Tarih, duygulara göre yeniden yazılmaz.
1919 ile 1922 arasında verilen mücadele, yalnızca Türkiye’de değil uluslararası tarih literatüründe de bir bağımsızlık savaşı olarak değerlendirilir. Adına “İstiklâl Harbi”, “Millî Mücadele” ya da “Kurtuluş Savaşı” denmesi tarihsel olgunun özünü değiştirmez. Değişen yalnızca kullanılan kelimedir; gerçek ise yerinde durur.
Çünkü gerçekler, müfredattan bir kavram çıkarılarak ortadan kaldırılamaz.
Bir millet, geçmişini unuttuğu gün geleceğini başkalarının kalemiyle yazmaya başlar. Kelimeleri değiştirmek kolaydır; fakat tarihin bıraktığı izleri silmek o kadar kolay değildir. Tarih, iktidarların değil, hakikatin en uzun ömürlü tanığıdır. Bugün hafızayı oluşturan kavramlara yönelen her müdahale, aslında yarının ortak vicdanına yapılmış bir müdahaledir. Bunun için mesele yalnızca bir ders kitabında hangi ifadenin yazacağı değildir; mesele, bu ülkenin çocuklarına nasıl bir tarih şuuru bırakılacağıdır.