MÜHÜR BENDE TEMENNİSİ
Bir siyasi parti programı, seçim meydanlarında verilen vaatlerin derlenmiş hâli değildir. Esas değeri, iktidara gelindiğinde devletin hangi hukuk anlayışıyla yönetileceğini ve o iktidarın hangi sınırlar içinde kalacağını gösterebilmesidir. Güçlü bir metin yalnızca neyi değiştireceğini söylemez; değişimi hangi kurallarla kalıcı hâle getireceğini de ortaya koyar.
Yeni Parti’nin programı ilk bakışta umut veren bir çerçeve çiziyor. Adalet, özgürlük, liyakat, sosyal devlet ve demokratikleşme gibi başlıklar dikkat çekiyor. Fakat satırlar ilerledikçe başka bir tablo beliriyor. Hedefler açık; onları ayakta tutacak hukuki mimari ise büyük ölçüde sisin içinde kalıyor.
İşte yazının çıkış noktası da burada. Mesele, hangi siyasi görüşün savunulduğu değil; iktidara gelenlerin kendi yetkilerini hangi hukukî güvencelerle sınırlandırmayı taahhüt ettiğidir. Çünkü hukuk devleti, doğru insanların yönetime gelmesine duyulan inançla değil, yanlış insanların bile hukukun dışına çıkamayacağı bir düzen kurabildiği ölçüde anlam kazanır.
Adalet Söylemi ile Adaletin Güvencesi Aynı Şey Değildir
Belgede en sık karşılaşılan kavramlardan biri bağımsız yargı. Adalet, liyakat ve hukuk devleti de aynı şekilde güçlü biçimde vurgulanıyor. Ne var ki Türkiye’nin yaşadığı kriz, bu kavramların kanunlarda yazmıyor olmasından kaynaklanmıyor. Sorun, onları koruyan kurumların giderek etkisizleşmesi.
Tam da bu noktada metnin cevapsız bıraktığı sorular başlıyor.
Hakimler ve Savcılar Kurulu nasıl şekillenecek? Üyeleri kim seçecek? Hâkimlerin görev güvencesi hangi anayasal düzenlemeyle korunacak? Mesleki yükselmelerde siyasi etkiyi dışlayacak ölçütler neler olacak?
Bu sorular cevapsız kaldığında, bağımsız yargı hedef olarak kalıyor; güvenceye dönüşemiyor.
Hukuk, sonuç vaat etmez. Sonucu güvence altına alacak sistemi kurar.
Kayyım Meselesi Bir İsim Tartışması Değil
Kayyım uygulamalarına yönelik eleştiriler anlaşılır. Fakat hukuk, yalnızca mevcut uygulamaya itiraz etmekle yetinemez; yerine ne koyacağını da göstermek zorundadır.
Anayasa’nın 127. maddesi yerel yönetimlerin özerkliğini tanırken merkezi idarenin denetim yetkisini de aynı çerçevede düzenler. Bu dengeyi nasıl yeniden kuracağınız, “kayyıma karşıyız” demekten çok daha önemlidir.
Görevden uzaklaştırılan bir belediye başkanının yerine kim geçecek?
Belediye meclisi mi karar verecek?
Ara seçim mi yapılacak?
Geçici görevlendirme olacaksa bunun süresi ve sınırları nasıl belirlenecek?
Belge bu soruların hiçbirine açık bir model sunmuyor.
Hukuk boşluk sevmez. Kanunun sustuğu yerde takdir yetkisi konuşmaya başlar. Dün eleştirilen uygulamaların yarın başka aktörler eliyle tekrarlanmasının yolu da çoğu zaman böyle açılır.
Uluslararası Hukuka Yapılan Atıf Tek Başına Reform Sayılmaz
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları, CEDAW, Lanzarote Sözleşmesi ve ILO standartlarına yapılan göndermeler kuşkusuz önemlidir. Ancak Türkiye’nin meselesi, bu metinleri tanımamak değildir.
Asıl sorun, yürürlükte bulunan kuralların uygulamada aynı ağırlığı taşıyamamasıdır.
Anayasa’nın 90. maddesi açık olmasına rağmen uluslararası insan hakları normlarının yargı kararlarına nasıl yansıyacağı konusunda yaşanan tereddütler hâlâ devam ediyor.
Dolayısıyla gerçek reform, yeni uluslararası referanslar eklemekten çok, mevcut yükümlülüklerin uygulanmasını zorunlu kılacak hukuk düzenini kurabilmektir.
Bu noktada program sessiz kalıyor.
Ceza Hukukunda Sorun Kanundan Çok Uygulamada
Masumiyet karinesi, ölçülülük ilkesi ve tutuklamanın istisnai tedbir olması zaten mevcut ceza muhakemesi sisteminin temel ilkeleri arasında.
Tartışma bunların varlığı değil, uygulanma biçimi.
Keyfi tutuklamaları hangi mekanizmalar engelleyecek?
Hakimlerin takdir yetkisi hangi ölçütlerle sınırlandırılacak?
Katalog suç sistemi yeniden düzenlenecekse bunun çerçevesi ne olacak?
Bu sorular cevapsız kaldığında reform söylemi ister istemez kişilere duyulan güvene yaslanıyor.
Oysa hukuk, iyi yöneticilere göre değil, kötü yöneticiler ihtimali hesaba katılarak yazılır.
Sosyal Devlet ile Takdir Devleti Arasındaki İnce Çizgi
Sosyal devlet anlayışı metnin güçlü taraflarından biri. Fakat sosyal devlet, kamu kaynaklarının idarenin tercihine göre dağıtıldığı bir sistem değildir.
Vergi istisnaları, sosyal yardımlar ve kamu destekleri açık, nesnel ve denetlenebilir kurallara bağlanmadığında hak olmaktan çıkar; yönetenlerin takdirine bağlı bir uygulamaya dönüşür.
Bu yalnızca mali bir mesele değildir. Devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin niteliğini de değiştirir.
Hak sahibi yurttaşın yerini, destek bekleyen birey almaya başladığında sosyal devlet güçlenmez; zayıflar.
Yarın Sizi Kim Sınırlayacak?
Programın en belirgin eksikliği bu kısımda ortaya çıkıyor.
Bugünkü iktidarın yetkileri uzun uzun eleştiriliyor. Aynı yetkiler yarın Yeni Parti’nin eline geçtiğinde onları hangi anayasal mekanizmaların sınırlayacağı ise yeterince açıklanmıyor.
TBMM’nin denetim kapasitesi nasıl güçlendirilecek?
Sayıştay’ın bağımsızlığı nasıl güvence altına alınacak?
Cumhurbaşkanlığı yetkileri hangi sınırlar içinde yeniden tanımlanacak?
Bağımsız düzenleyici kurumlar siyasi etkiden nasıl korunacak?
Bu sorular cevapsız kaldığında ister istemez şu izlenim doğuyor: Sorun, yetkinin kendisinden çok onu kullanan kişiler olarak görülüyor.
Halbuki hukuk devleti tam tersini söyler.
Mesele, mührün kimin elinde olduğu değildir; o mührün sahibini de bağlayan kuralların varlığıdır.
Belirsizlik En Büyük Yetkidir
Metinde birçok hedef sıralanıyor; fakat bunların hangi kurum eliyle, hangi takvim içinde ve hangi hukukî araçlarla gerçekleştirileceği çoğu yerde açık bırakılıyor.
Bu teknik bir ayrıntı değildir.
Belirsiz bırakılan her alan, zamanla yorum alanına dönüşür. Yorum alanı genişledikçe hukuk daralır. Hukuk güvenliğini zedeleyen de çoğu zaman açık ihlallerden önce bu belirsizliklerdir.
Kanun koyucunun görevi yalnızca hedef göstermek değil, hedefe giden yolu da tarif etmektir.
Sonuç
Yeni Parti’nin programı, Türkiye’nin birçok yapısal sorununu doğru tespit ediyor. Fakat doğru teşhis tek başına güçlü bir hukuk programı ortaya çıkarmaya yetmiyor.
Bir siyasi metnin güven veren tarafı, iktidara geldiğinde neler yapacağını anlatması değildir. Asıl güven, iktidara geldiğinde kendi yetkisini hangi kurallarla sınırlandıracağını gösterebilmesidir.
Bu açıdan bakıldığında, belge güçlü ilkeler ortaya koyuyor; ancak bu ilkeleri kişilerin iradesinden bağımsız işleyecek anayasal ve kurumsal güvencelere dönüştürmekte aynı açıklığı sergileyemiyor.
Sonuçta ortaya çıkan tablo, hukuk devleti fikrini reddeden bir metin değil; onu kurumsal ayrıntılarıyla tamamlayamamış bir reform taslağıdır.
Çünkü hukukta güveni sağlayan şey, mührün el değiştirmesi değildir. Güveni sağlayan, mühür kimde olursa olsun onu aynı kurallara mahkûm edebilen bir düzen kurabilmektir. İşte gerçek reformun başladığı yer tam da burasıdır.